Ankara'da Anayaso, Gözlerinden Öper Bizim Haso...

Yazı konumunda okumak için gazete sayfasının altına ininiz...

 

 

Gündem yoğun... Meclis de referandum oylaması var. Dünya ülkemizin dik duruşunu konuşuyor. Lakin etrafa bakıyorum herkes dertli, mutsuz. Derdim var o zaman yaşıyorum; kıymetini bilin hayatın, deli etmeyin adamı  :)))  

Öğrendim ki hayatta ki en önemli sır; “Ne kadar az beklenti, o kadar az hayal kırıklığı.” Elimizden geleni yapıp, elimizdekilerle yaşamayı bilmek lazım...
Millet!!!
Tek derdimiz ne olmalı biliyor musunuz? İnsanca yaşamak, insan kalmak... Amma velakin; insanca yaşamak, insan kalmak çok zor şu devirde… O kadar zor ki, bunu yaşayarak öğreniyorum… Ama her şeye rağmen insan kalmaya çalışmak bilem çok güzel!
Madem dedim Cumhurbaşlığı Yönetimi için anayasa oylaması yapılıyor. Bence herkesin bir farkında olduğu veya olmadığı anayasası yani sınırları var. Peki insanlığın ilk anayasa maddesi ne? Sizler için etrafımdaki insanlara “ insanlığın ilk anayasa maddesi ve hayatta ki ilk amaçları ne?” diye sordum. Verdikleri ilk cevap “para kazanmak” oldu :))) Tamam çorba parasını kazanmak lazım;lakin sanki hayatta para kazanmaktan daha önce gelen birşey var...
HERKES ZENGİN OLMAK İSTİYOR. Peki, iyi insan olmak isteyen kaç kişi? Para kazanmak için insanlara bakıyorum yapmadığı şey yok; yalan dolan, üçkâğıtçılık, adam satma, torpil, samimiyetsizlik, yalakalık… Günümüzde iyi insan olmak para etmiyor dimi…
Aga!!!! 
Bu ülke, bu ülkenin insanı ve bu dünyanın insanları olumsuz olarak ne yaşıyorsa bu ve benzer düşünceden dolayı yaşıyor.  Frabrikaya ayarlarına dönmek lazım. Ahmet Şerif İzgören ağbi diyor ya “ Bu ülke de akıllı, zeki insanlara ihtiyaç yok; bu ülke de dürüst, ahlaklı insanlara ihtiyaç var. ” Hakikaten öyle…
Bence iyi bir adam olmalıyız: iyi bir iş adamı, iyi bir çalışan,  iyi bir arkadaş,  iyi bir dost,iyi bir öğrenci,  iyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir evlat…
İster istemez bunları paylaşırken maziye dalıyorum....
Dostum Kemal’le konuşmamız aklıma geliyor: Bir keresinde gözlerimin içine bakarak “Kardeşim bir gün beni satacak ( argo tabir kullanmak zorunda kaldım bağışlayın…) olursan kaça satarsın? Demişti. O sözü duyunca beynimde şimşekler çapmıştı çok sert bir tepki vermiştim. Biz Anadolu çocuğuyuz nerden bilelim adam satmayı... Arkadaşım, her zamanki gibi kararlıydı. Ama devir farklıymış, yaşadıklarımı anımsatıp şu cümlelerle devam etti: “Kardeşim 1dk. dinle beni, sana güvenim tam. Beni satmayacağını elbette biliyorum; lakin hayat çok acımasız, çok iyi niyetlisin. Unutmamalısın hayatta her insanın bir değeri var. Farkında olmadan insanlara bu değerlere göre davranırsın, mesafeler koyarsın onlardan uzaklaşırsın veya yakınlaşırsın.  İnsanlara çok değer veriyorsun. 3 kuruşluk insana 5 kuruşluk değer verirsen arada kalan 2 kuruşa seni satar....! ”  Ben senin üzülmeni istemiyorum. Şimdi sorumu yeniliyorum. Benim değerim nedir? 
Cevabımı ve ardından Kemal’in verdiği cevap dün gibi aklımda:
“… İnsanlara dikkat et! Herkese kendin gibi bilme ve beni satmayacağından eminim, beni sattığın gün dünyanın sonu geldi derim. Ola ki bir gün satarsan beni, bedelim küçük olmasın. Ne bileyim hakikaten sattığın şeye deysin! Diye bileyim ki Harun Emre hakikaten değerimi iyi belirlemiş…”  Saçma gibi gözüken kimsenin söylemediği gerçek ve vasiyet gibi sözlerdi…(Bu vesileyle ailemle birlikte bana adam olma yolunda değer, güç, renk ve mutluluk katan can kardeşlerim Kemal Sulanç ve İsmail Hakkı Hindistan’a çok teşekkür ederim.  İyi ki varsınız.)
Bu sözlerde durduk yerde nerden çıkmıştı. Çok etkilenmiştim. İlk defa “kaç paralık adamsın, adam satma” deyimini ondan duymuştum. Bende çok çömezmişim! Dedim. Sonra düşündüm kardeşim kendince uyarıda bulunmuştu bana, müthiş bir hayat dersi vermişti. O gün bugün bu sözler kulağıma küpe oldu. Malum arkadaş, dost öğretmendir...
Etrafa bakıyorum kimisi makam mevki için, kimisi para pul için, kimisi kadın için, kimisi çıkarı ve menfaati için, kimisi egoları için, kibirleri için yalan söylüyor, yarı yolda bırakıyor, hainlik yapıyorlar, birbirlerinin kalbini kırıyorlar, görüşmüyorlar, demediklerini bırakmıyorlar. 
Allah aşkını söyleyin a dostlar kime kalmış bu dünya bize kalacak!  
O zaman bu kavga neden? Sıkıntı belli: Kimin gözüyle bakıyorsunuz ve görüyorsunuz? Gelin hayata “hayat rehberimizden” bakalım ve görelim...
Sormak lazım kendimize eşinizin, dostunuzun, arkadaşınızın, evladınızın, kardeşinizin gözünüzde ki değeri nedir? Değerinizi ne belirliyor? Manevi değerler belirliyorsa dünyanın en zengini sizsiniz. Eğer ki paranız pulunuz, makamınız mevkinizden dolayı değer görüyorsanız vay halinize!!!
Sadede gelirsem insanlığın ilk maddesi, hedefi, hayat amacı “iyi ve güzel ahlaklı bir insan” olmak olmalı!
İyi bir insan olmak derken, o da başka yazıya artık :))
Dostlukla, hörmetler efendim...

 

Hayata Gülümse Gitsin :))

Soğuk bir kış günü kuşun biri havada salak salak uçuyormuş.
Hava çok soğuk olduğundan dayanamamış ve karın üstüne sere serpe düşmüş.
Kanatları ve vücudu donmak üzere olan kuşumuz ölümü çaresizce beklemeye başlamış.
Tam o esnada oradan geçen bir inek gelip üzerine pisletmiş.
Kafasına kadar inek pisliğine bulanmış.
Kuş buna çok sinirlenmiş ama kalkıp da ineği dövecek hali yok ya.
O anda ilginç bir şey olmuş. Pisliğin sıcaklığıyla vücudu ısınmış ve kanatları çözülmüş.
Acayip sevinmiş kuşumuz ve pisliğin içinde mutlu mutlu ötmeye başlamış.
Bu mutlu ötüşleri duyan bir kedi gelip inek pisliğini eşeleyip kuşu çıkarmış.
Kuş kendisini pisliğin içerisinden kurtaran kediye tam teşekkürlerini sunacakken kedi tutmuş bunu yemiş.
Bu olaydan çıkaracağımız sonuçlar aşağıdadır :

Ders 1-) Her üstüne pisleyeni düşmanın sanma!

Ders 2-) Her pislikten seni kurtaranı dostun sanma!

Ders 3-) Pisliğin içinde mutluysan ses çıkarma! :)

 

 

 

MATRAK ANLAR

 

“Başkanı Yorma”

(Bu matrak anlar hikâyesi Mustafa Yılmaz’dan geldi)

Şanlıurfa’da öğretmenlik yaparken bana tayin olduğum Şanlıurfa’da en büyük desteği sağlayan saygıyla andığım bir Celal ağabeyim vardı. Allah mekânını cennet eylesin.
Celal abinin okuması yazması yoktu. Sadece rakamları bilir, toplama çıkarma yapardı.
Celal abinin okuması yazması yoktu ama hasbelkader bir partinin il başkanı olmuştu. Okur yazarlığı olmaması büyük problemdi. Ancak 3-4 yılı aşkın süredir devam ettirdiği bu görevi bir problem yaşamadan götürmekteydi.
Bir gün Şanlıurfa Valiliğinden bir polis gelir.  Eksik bir işlem için İl başkanının Valiliğe kadar gelmesi gerekiyordur. O anda yanında arkadaşlarından kimse olmadığı için mecburen yalnız başına kalkıp valiliğe gider.
Görevli memur bir form uzatır Celal abiye. Doldurmasını ister.
Cemal abi formu alıp katlamaya başlar, ceketinin iç cebine yerleştirmeye çalışır ve
“-Ben doldurur getiririm” der. Ancak memur:
 “-Sayın başkanım bu hemen lazım. Burada doldurup imzalayınız lütfen”.
Celal abide okuma yazma yoktur ki..
Ama renk vermez. Formu memura geri uzatır ve
“-Başkanı yorma. Ben söyleyeyim sen dolduruver.”
Memur ister istemez alır. O okur Celal abi cevaplandırır. Form doldurulup işlem bitince imza için eline alır. Hata var mı diye şöyle bi göz atar gibi yapar. 
-"Tamam, iyi yazmışsın" deyip imzayı basar ve döner.
Anlaşılacak diye baya tedirgin olmuş ve sonunda bu badireyi de atlatmış.
“Başkanı yorma” lafı uzun yıllar günlük esprilerimiz arasında böylece yerini aldı.

 

Bazen doğruda söylerler...

 

Okumasını bilirsen,
her insanın bir kitap olduğunu
göreceksin. (W. E. Channing)