Bana yeni düşmanlar lazım. Eskiler beni sevmeye başladı :)

 

 

Yazı konumunda okumak için sayfanın altına ininiz...

Bana yeni düşmanlar lazım. Eskiler beni sevmeye başladı :)

“Düşüncelerine katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim”

Hu Hu Hu!!!
Gündemi 15 Temmuz öncesi ve sonrası diye ikiye ayırabiliriz. 15 Temmuzu unutmamak, unutturmamak lazım; ülkemiz için dönem noktası çünkü...
Akşam aklıma geldi!
1
5 Temmuz'dan önceki gündemimiz, hastanelerin acil servislerine kız bakmaya gitmekti. Var mı hayırlı sonuç alan? Biraz siyasetin dışına çıkalım, yoksa ben de birini ısırmak zorunda kalacam... :)))
Yaw çıldıracam... “Ferasetin yerini, algı operasyonları almış durumda... Düşünmek yerine, televizyon yorumcularının ağzına bakılarak karar veriliyor. Fikir yürütmek yerine, laf ebeliği tercih edilen bir yöntem haline geldi.”
Geçenlerde geleneksel muhabbetçiler buluşmasını gerçekleştirdik. Son olayları değerlendirdik. Balkanlardan Ortadoğu’ya,  Orta Asya’dan Kafkasya’ya, Amerika’dan Avrupa’ya, Avusturalya’dan Afrika’ya birçok konu konuştuk. Muhabbetimizde anayasadan başkanlık sistemine milli içeceğimizin ne olduğuna kadar derin mevzularda vardı. Baya uzun sürdü, vardığımız sonuç “kalkın kardan yollar kapanmak üzere, son otobüsü kaçırmayalım, kaçarsa halimiz nice olur” oldu.
Muhabbettin en koyu anında kelli felli bir abimiz “ İki şey sürekli artış gösteriyor; dolar ve cahillik... Okumak ve düşünmek lazım hem de farklı düşünmek ve bilgi üretmek lazım. Zira farklı düşünmemiz zenginliğimiz.” diye şatafatlı bir cümle sarf etti. Sonrası ben orda takıldım kaldım. Gerçekten farklı düşünmek zenginlik miydi, yoksa farklı düşünüyorsan kendi düşüncemi sana dayatmalı mıydım? Bu ısırma olaylarına bakınca biraz düşünelim dedim :) BİRBİRİMİZE TAHAMMÜL ETMEK GEREKMEZ Mİ?
Ne dersin!
Herkesin düşüncesi aynı mı olmalıdır?  Bir düşüneceksin, ikincisi farklı düşüneceksin. YANİ BİLGİ ÜRETECEKSİN.
Hayda. Gel işin içinden çık!
Hey Ahali!
“DÜŞÜNMEYE BAŞLADIM UYKULAR KAÇTI.” DİYOR BİR MUHABBETÇİ... Düşününce sorumluluk sahibi oluyorsun, düşünmek üretmektir, ürettiğinle mutlu olmaktır. Aslında düşünmek ızdırap gibi gözüksede faydaları çok fazladır. Herkese düşünmek, üretmek tavsiye edilir :)
Gelelim başlığımıza yansıyan olaya…
Bundan 10 yıl kadar önce idi. Sanayici arkadaşım Rüstem bey ile birlikte idik. Onun Bursa’da bir kaç tekstil firması ile görüşmeleri vardı. Benim de o saatlerde başka işim olmadığından ona takıldım.
İlk firmada firma sahibi Orhan Bey ile güzel bir hoş sohbetten sonra Rüstem bey kumaş kartelaları ve numuneler üzerinden kumaş seçimlerini, yapıp sipariş işlemlerini gerçekleştirdi. Vedalaşma zamanında diğer bir tekstil firmasının adresini sordu. Orhan Bey yeri tarif etmekle beraber:
-“o firmanın ürünlerinin methini çok duydum. Ben de merak ediyorum. Bu firma sahibi ile tanışmak isterim. Esnafız, birbirimize faydamız olur” deyince “Hadi birlikte gidelim” durumu oluştu.
B
eraber çıktık. Orhan beyin tarifiyle firmaya vardığımızda randevumuza henüz 5-10 dakika vardı. Firma sahibi Celal Bey henüz gelmemişti. Sekreteri bizi Celal Beyin odasına aldı. Bekledik. Az sonra Celal Bey “Ooo Rüstem Abii hoş gelmişsin” diye ellerini açarak odaya girdi.Rüstem bey beni tanıştırdı. Yüzler Orhan beye döndüğünde hem Orhan beyin hem de Celal Beyin suratlar gerildi. Donakaldı her ikisi de.
-“Sen… Sen ne… sen neren çıktın?” kelimeleri döküldü Celal Beyin dudaklarından.
Celal Bey bize dönüp:
-“Bu çakal var ya bu çakal!.. Bu faşist beni kurşunladı, 4 gün yoğun bakımda kaldım bunun yüzünden” diye bize söylendi. Orhan Bey söze girdi hemen:
-“Bu komünistin sıktığı 3 kurşunun ameliyat izi halen duruyor, kendisi çok mu temiz sanki?”
Olay anlaşılmıştı. Kendileri de biraz şoku atlatınca açıklama yaptılar. 12 Eylül öncesi sokak çatışmalarında birbirlerine kurşun sıkmışlar, ölümlerden dönmüşler. Aynı sanayi içinde firmalar kurup işletmişler ama 30 seneye yakın zamandır ilk defa orada karşılaşmışlar.  Ev sahibi ev sahipliğini, misafir de misafirliğini hatırlayınca oturdular muhabbete başladılar. Yaptıkları hataları, yanlışları konuşup gülüştüler bir süre sonra…
Aklıma şu dizeler geldi:

Gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar,
Canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar.
Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, 
Ö
yle garip bir dünya. Olmaz dediğin ne varsa, hepsi olur... 
Düşmem dersin düşersin. Şaşmam dersin şaşarsın.
En garibi de budur ya;
Öldüm der durur,  yine de yaşarsın...”

Yani diyeceğim o ki; “Seni öldürmeye gelen, sende dirilsin”. Dostunu çoğalt, dostlarını ihmal etme. Düşmanını da davranışlarınla dost yap.
“Bana yeni düşmanlar lazım. Eskiler beni sevmeye başladı” demek lazım.
Muhabbetle..

Hayata gülümse gitsin :)))

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu.
Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu.
Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.
Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
– "Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!" dedi.
Sonra düşündü:
–" Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!"
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
– "Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz!" dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:
– "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!"

Matrak Anlar

Mafya

Ankara’dan Bir iş adamının hatırası

2000’li yılların başında 20-25 firma bir araya gelip bir export şirketi kurmuştuk. Kurucularının arasında ben yoktum. Firmamızın yönetim kurulu başkanı Ali Bey kuruculardandı, fakat yönetim başka arkadaşlardaydı. İlk işleri de Türkmenistan’da bir mağaza açıp kurucu firmaların ürünlerini orada açılan mağazada satmak oldu. Bu iş sırasında bazı dolandırıcılara çarpılan şirket de büyük zarar etti. Zararı gören her firma elini eteğini çektiğinden mağaza başıboş kalmış alacaklılar yığılmaya başlamıştı.

Bizim başkan Ali Bey ve ortak firmalardan bir yönetici “olan biteni acaba lehimize çevirebilir miyiz?” deyip Türkmenistan’a gittiler. Burada Mağazanın başındaki kişiyi işten çıkarıp Orada yardımcı yönetici olarak çalışan bir Rus bayanı yönetime getirip, hesapları da bir Türk muhasebeciye emanet edip yurda döndüler.

Aradan birkaç gün geçmişti ki, mağazanın yeni yöneticisi Rus bayan telefonla Ali beyi aradı.

-“Ali bey, mafya geldi, haraç istiyor. Ne yapalım?”

Ali bey uzakta olmanın verdiği rahatlık mıdır, yoksa böyle ayak takımına pabuç bırakmama alışkanlığından mıdır bilinmez, “kesinlikle bir şey vermemelerini, yolunu yapıp mağazadan uzaklaştırmalarını” söyledi.

Rus bayan yönetici 2. ve 3. günde arayıp mafyanın çok sıkıştırdığını, haraç istediklerini söyleyince Ali Bey biraz işin derinine inmek zorunda kaldı.

-“Kim bunlar, tanıyor musun?”

-“ Evet tanıyorum.”

-“Adı nedir?”

-“Adı İvan’dır.”

-“Kim bu İvan? Neyin nesi?”

Rus bayandan gelen cevap Ali beyi şoke ediyor:

-“İvan benim kocam.”

-“Haydaaa”

Ali beyin tepkisi üzerine Rus bayan yöneticinin açıklaması daha da şoke edici:

-“Ama kızmayın Ali bey, onun işi ayrı, benim işim ayrı. ….”

 

 

Bazen doğruda söylerler...

İnsan geride bıraktığını özler, sahip olduğundan sıkılır, ulaşamadığına tutulur.

(Seneca)