Başkan bekleyen kullarını, başkansız bırakma Allah'ım...

(Normal yazı konumunda okumak için gazete sayfasının altına ininiz.)

 

Ahali!!!

Dünyada bir savaş yaşanıyor: Tuzu kurularla, ekmeğini taştan çıkaranların savaşı.
Peki, kim kazanacak! 
Kesinlikle ekmeğini taştan çıkaran iyi, güzel ve gönül insanlar kazanacak!!!
Aha da buraya yazıyorum... Sizde kanıtını görmek ister misiniz?
O zaman okuyuvirin gari :)))
Geçenlerde kitaplarımı, dergilerimi karıştırırken Reklam ve Pazarlamacı Ahmet Durul Bey’in röportajına denk geldim. Önemli noktalara temas etmiş, tam da yazdıklarımı anlatan cinsten. Biraz benden, biraz ondan paylaşayım: “Her şeyin iki yönü vardır: Bir mantıksal tarafı bir de büyülü tarafı. Yani açıkça gözüken bir de gözükmeyen tarafı. Büyülü taraf her zaman önde gelir. Önemli olan bu iki yönü dengede tutmaktır. Zaten hayat bir denge değil midir?!!
Zaferin en önemli sırrı: “Kumaşı kaliteli”(kaliteli insan) insan olmak... Kumaşı kaliteli insandan anlatmak istediğim “İYİ, GÜZEL AHLAKLI İNSAN” olmayı kastediyorum. Bununda yolu  “ gönül kazanmaktır.” Bunun içinde gülümsemek gerek. Gülümseme gülme ile aynı şey değil; gülümseme gözle olan şeydir. Kalbe giren en etkili iletişim yolu. Hayat amacına “insanları gülümsetme sanatı” diye biliriz. Rizeli Kaygusuz demiş ya:
Sana bir gizli sözüm var,
Gel gönüle gir gönüle,
Sen senliği bırak elden,
Gel gönüle gir gönüle.

“Para kazanmaya çalışmak yerine gönül kazanmaya çalışmak lazım. Neden mi? Gönül kazandın mı para kesinle gelir. Maddi tarafla ruhsal taraf birbirinden ayrı şeyler değildir görüşündeyim. Maddi ve manevi dünya iç içe geçmiştir. Yunus ta diyor ya;
Sen sana ne sanırsan,
Ayruğa da onu san,
Dört kitabın manası,
Budur eğer var ise,

Yani, diyor ki ; sen kendine ne istersen başkalarına da onu iste. Bu söz davranış biliminin en altın kuralıdır. Sen, sana nasıl davranılmasını istiyorsan, başkasına da o şekilde davran. Bir de;
Gönül yüksekte gezer,
Daima yoldan azar,
Dış yüzüne o sızar,
İçinde ne var ise.

Yani gönül kazanmak için her şeyi yapacağız ama sahte bir şekilde yapmayacağız. Samimi değilsen, samimiyetsizlik çok pis kokar. Yaptığın zamanda hemen kokusu çıkar. Bazen insan pis koktuğunun fark etmez. Ancak, çevresindekiler kokuyu hemen alırlar. Onun için “Dış yüzüne o sızar, içinde ne var ise.” Yani kimseyi aldatamayız.”
İNSAN SU GİBİ OLMALI… “Su” enteresan; çünkü “su” haldan hala geçer. ”Su” donuyor, buhar oluyor, hatta kar oluyor ve hangi kaba koyarsan onun şeklini alıyor. Çok yumuşak olmasına rağmen bir güç haline geldiği zaman da önünde hiç bir şey duramıyor. Damlarsa, damlaya damlaya mermeri deliyor!  “Su” dan öğrenecek çok şey var: “Su” hep alçak yerlere dolar. “Su” yükselip engelleri aşacak hale geldiği zaman durdurulamaz, yoluna devam eder. Deniz sakinleştirir onu.”
Ahali!!!
Birde şu mevzu var... Gecekondulardan yükselen kahramanlık nidalarının, rezidanslardan da yükselmesini bekliyoruz. Haydi! Ya Allah!!!
Müslümanlar olarak derdimiz belli: Kavmiyet ve mezheb anlayışından Dünya müslümanları kurtulmalılar. Abileri olarak Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç demiş ya : "Müslümanları İslâmlaştırmak gibi bir hedefimiz var."
Birleşmiş Milletler değil, Türkleşmiş Milletler lazım... Türkler, Ümmet-i Muhammed'in delikanlısıdır... 
Bir de; dedelerimiz İstanbul'u fethetti. Fetih sırasında, Bizanslılara Katolik ve Ortodoks kiliselerin birleştirilmesini, teklif etmeleri üzerine; Bizanslı Grandük Notoras, “Başımızda kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi arzu ederiz.” diyerek, itiraz etmişti. Burada anlatmak istediğim mevzu budur... Fetih “gönül kazanmaktır” Dedelerimizden Allah razı olsun. Bizim de biraz fetih yapmamız lazım, torunlardan dua almak için...
Aynen öle...  İYİLER HER ZAMAN KAZANIR...
Ha kafasına takılan varsa; başlıkla yazının ne ilgisi mi var? Başkanlık, yeni anayasa insan içindir; herşey düzen, nizam ve insanın mutluluğu içindir. Hangi insan? Tabii ki iyi ve güzel ahlaklı insan için; insan kalitesi yani... Tüm derdimiz bu olmalı!!!
Haydi gönüller fethetmeye; dostlukla efendim :))

 

Üstadlardan Kapaklar


VETERİNER
Bir toplantıda bir genç Mehmet Akif küçük düşürmek için :
-“Affedersiniz, siz veteriner misiniz?” Diye sormuş. Esas mesleği Veterinerlik olan usta şairimiz M. Akif gencin alay için sorduğu soruya hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş :
-“Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?”

Bir hata, Bir ders. Ne hata bitiyor, ne de ders.

USTA İŞİ


Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılarak eşi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı dolgun ücreti, elbette özleyecekti. Ne var ki, emekli olması gerekiyordu.
Müteahhit, en iyi ustasının ayrılmasına üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak son bir ev yapmasını rica etti. Marangoz, bu teklifi istemeyerek de olsa kabul etti ve çalışmaya başladı. Fakat gönlü yaptığı işte değildi, bu çok açık biçimde görülüyordu. Giderayak patronunun kendisine böyle emrivaki ile iş yıkmasından dolayı baştan savma bir işçilik yaptı ve bile bile kalitesiz malzemeleri kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine, böyle son vermek ne büyük talihsizlikti!..
İşini bitirdiğinde işvereni, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin.” dedi, “Uzun yıllar gösterdiğin sadakat ve sabırdan dolayı sana benden hediye.”
Marangoz, şoka girdi. Çok utanmıştı! Yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi, böyle yapar mıydı hiç!
Hayat, herkes için biraz böyledir. Her an, kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zaman da, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, marangoz gibi şaşkınlıkla kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer, hayatı yeniden yaşayabilsek, eski hatalarımızı yapmaz ve her şeyi daha iyi kurarız, fakat geriye dönemeyiz.

Matrak Anlar :)

Avize

(Alpay Gülensoy Ankara'dan gönderdi)

88-89 yıllarındaydık. Ben üniversitede okuyordum.
Bazı ders boşluklarımda Ankara Siteler‘de bir mobilya firmasının atölyesinde çalışıyor harçlığımı çıkarıyordum. 
Atölyede koltuk üretiliyordu. Ben de koltukların kumaş kesimine yardım ediyordum.
Akşamları da oradan çıkınca firmanın nakliye aracıyla müşterilerin evlerine eşya teslimine gidiyordum. Yanımda, şanslı olduğum günlerde yardımcı bir eleman oluyordu. Yardım edecek kimseyi bulamadığım zaman da okuldaki bir arkadaşımdan yardım alıyordum.
Bu eşya teslimatlarında harika olmasa da öğrenci dönemlerinde ihtiyacımızı karşılayacak kadar bahşiş alabiliyorduk. Akşamları yaptığımız bu teslimat ve taşıma işleri için sadece bahşişlerle yetiniyorduk.
Bir Cumartesi günü koltuk takımı teslimatına lüks bir eve gittik.
Koltuğun birini kaldırıp ters çevirerek başımın üzerinde eve çıkardım.
Dış kapıdan içeri girdim. Kafamdaki koltuğu antreye indirmek üzere hamle yaptığımda “şangıırrt“ diye bir ses ile birlikte etrafa çam parçaları dağıldı.
Koltuğu yere indirmiş, şaşkın şaşkın yukarı bakıyordum. Tavanda 2li bir avize takılmıştı ve avizenin camlarından biri darmadağın olmuştu.
Müşteri olayı görmüş ve kıyameti koparmıştı. Çok fazla canı sıkılmıştı.
Bu avizeyi çok pahalıya mal ettiğini, çok özel bir İtalyan markası olduğunu söyledikten sonra:
-“Hem size bu koltuğu buraya indirin diye kim söyledi?” Diye çıkıştı.
-“Bu koltuk iç odaya gidecekti.” Dedi.
Yapacak bir şey yoktu. Olan olmuştu.
-“Bari koltuğu yerine koyalım da sonra avize hakkında ne yapabileceğimizi düşünelim” dedim.
Oldukça hafif olan koltuğu iç odaya taşımak üzere tekrar başımın üzerine kaldırdığımda avizenin kalan kısmının kırılma sesi ile müşterinin “Eyvaaah” sesi birbirine karıştı.
Eşyaları müşterinin evindeki diğer avizelere bir şey olmadan teslim ettik.
Ama o ikili avizenin sadece camlarının masrafı bize koltuk takımın satış fiyatı kadar bir bedele patladığı için o gün bu gündür halen unutamıyorum.