Makbul yazı

 
İç hesaplaşmalarımı en çok iş dönüşü eve yürürken yaparım. Allahsızlığın lüzumu yok zira. Tuvalet daha önemli kararlar için. Aklınızdan geçeni böyle okurum işte. Okurun zekisi ne kadar makbulse, yazarın da zekisi o derece makbuldür. Bu arada en sevdiğim yemek maklubedir. Fakat bunun konumuzla bir alakası yok. Neyse efendim eve doğru başım önümde yürüyorum gene bugün. Kafamda bin bir tilki, bininin de kuyruğunu birbirine değirmemek maksat; öyle mi yapsam, böyle mi desem, şu memlekete mi gitsem, bu adamı mı dövsem, sarı kazak mı örsem, ülkeyi mi bölsem diye niyet geçirirken; baktım yol üzerindeki kahvehanenin önünde, sandalye atmış güneşleniyor üç beş ihtiyar. İçlerinden biri konuşuyor, diğerleri dinliyor. Hep derim: halkın nabzı kahvehanelerde atar, diye.
 
Bizimkinin söylediği şu: "Bak kardeşim, bir yerde yiyecek bir lokma rızkın varsa, kader seni bir şekilde oraya sürükler, yersin. Sen kendini yırtsan da olacaklara mani olamazsın. Aha buraya ne yazılmışsa o!" dedi alnını işaret barnağıyla şeederek. O anda bi aydınlanma oldu bende tabi. Dedim çekeyim bi sandalye, anlatayım şu moruğa dertlerimin epsini beya! Anam, bu Trakya şivesi de bilgisayarımın "h" tuşunun bozulduğu o üç aylık dönemden kalma. Yapıştı dilime, bi atamadım çok afedersin. Urfa'da çalışırken de evdekileri ne zaman arasam "aney, babey!" diye konuşuyordum. Hayır ben bu kadar çabuk alışabilen bir bünyeye sahipken, bir de bana "uyumsuzun tekisin" demiyorlar mı deliriyorum o zaman. Delirmeyeydim iyiydi. Nasip. 
 
Ne diyordum, ha kader dedik en son. Kader tabi. Kasmaya gerek yok, bırak gitsin akışına, diyor kahvedeki bilge adam. Böyle diyorsa vardır elbet bir bildiği. Onca saçı sakalı değirmende ağartmadı zaar.