Turpoğullarına ölüm, Yaşasın Şalgamoğulları!

Ahali selam!

Güzel tantanalar yapmaya geldik!
Kimseye akıl vermek gibi düşüncemiz yok; lakin hakikati kısa, açık ve net söylemek gibi bir mecburiyetimiz var...
Başlıyoruz;
Sevgi, Bilgi, Başarı, Mutluluk, Düşünce, İletişim, Merhamet, Ahlak ve Hayal kahramanız var mı?
“Bülbülle gezen güle gider, Ördekle gezen göle gider.”
Bizim bülbülümüzde, ördeğimizde belli!
Gördük ki tarifi bizde; yeter ki tarihimizi, değerlerimizi öğrenelim, geçmişimizi tanıyalım, bilgilerimizi güncelleyelim, geleceğe değerlerimizle ecdadımızla yürüyelim.
Neden mi?
“Gömleğin birinci düğmesini yanlış iliklenirse diğerleri de yanlış gider.”
Birinci düğmemiz sistem, yani yönetim... Şu an ki yönetimle ancak bu kadar olur. Bize göre bir model olmalı!
Yani birçok sıkıntımız sistemden kaynaklı, başa bela; hep “ondan” ötürü...

Dünyadaki en etkin sistem olan Amerika sistemi ve Avrupa sistemi çöküşte! İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılması, Amerika seçimlerinde Trump’ın kazanması buna en güzel örnek... Hatta en son Trump kazandı diye ayaklanmaları okuyunca gülmeye başladım: Aklıma rahmetli Kemal Sunalın filmlerinde ki şu replikleri getirdi: “Yanıyorsun Trump abiii... , Turp oğullarına ölüm, Yaşasın şalgam oğulları! Vurun Turp oğulları! Siz de vurun Şalgam oğulları!” ...

Buraya kadar kapitalizm. Dünya’ya şu an hâkim olan kapitalist sistem Müslüman coğrafyayı yakıyordu...

Sıra kendine geldi, mala bağladılar! Hiç beklemedik sonuçla karşılaştılar. Aslında “Kapitalist sistemde; aşırı mal tutkusu, insanın mal'a bağlamasına sebep olduğu doğrudur. Bu kadar mallığın sebebi de sanırım budur...” Yani Amerika’da şenlik var, bölünecek demedi demeyin... Yani endişelenecek bir şey yok!

Tarifi bizde: Efsane geri döndü!

Dünya da gönüller kazanacak, merhameti, sevgiyi hakim kılacak tek medeniyet bizdedir. Bu şuur ve bilinçle yeniden gönülleri fethetme zamanı gelmiştir. O yüzden kalk ey Anadolu insanı! Vakit çok çalışma vakti, çok okuma vakti, üretme vakti!

 

Matrak bir hatıra

Bir İşadamı dostumun hatırası:

 

“KDV ve fatura kontrollerinin çok sık yapıldığı yıllardaydık Sanırım 1996. O kadar enteresan kontroller yapılıyordu ki, belki abartı, ama yoldan geçen otomobili bile çevirip içindeki oto-koltukların faturasını sorduklarını bile duymuştum.

O yıllarda Ankara Siteler ’deki mobilya mağazamızda müşterilerin teslimatlarıyla, teslim edilmiş ürünlerin tahsilatlarının kayıtlarıyla uğraşırken elinde çantayla birinin hızla içeri girip masaya yöneldiğini anca görebildik. Vergi dairesinden gelen vergi memuru olduğunu hissettiren adam hemen ellerini sağa sola açarak herkesin masadan uzaklaşmasını ve hiçbir evraka dokunulmamasını bağırarak söyledi. (Ona göre hepimiz hırsızdık ve çaldığımız malları bölüşüyorduk. Bu bütün maliyecilerin gözünde böyle idi. (Kendileri bütün bir ay koşturuyorlar ama esnaflar onların kazandıkları paranın kat kat fazlasını kazanıyorlardı. Onun için de hırsız sayılırlardı. İşlerin olmadığı kış aylarında dükkânlarımıza tek müşterinin bile girmiyor olduğunda ve haftalarca bir yastık bile satamadığımız zamanlarda onların maaşlarını eksiksiz ve zamanında alıyor olmaları bile bu kanaati değiştirmiyordu.)

Hemen masanın üzerindeki evraklara göz attı.  Üzerinde “teslim edildi” yazan sipariş formunu yakalayıp büyük bir esrar kamyonunu yakalamış gümrükçünün yüzünde şekillenen sırıtma ve göz parlamasıyla sordu:

-“Bunu dün teslim etmişsiniz. Faturası nerede?”

Faturasız ürün çıkışının mümkün olmadığı nadir firmalardan biri olmamıza rağmen böyle bir soru bizi rahatsız etmişti. Faturasını çıkartıp gösterdik. Ama tatmin olmamıştı.

-“Siz bunu düşük kesmiş olabilirsiniz. Ben şimdi anlarım ne işler çevirdiğinizi” diyerek masanın üzerindeki telefona uzandı ve sipariş formunun üzerindeki ev telefonu numarasını çevirdi. Karşısına bir bayan çıkmıştı. Maliyecinin konuşması o kadar kaba ve aşağılayıcı idi ki:

-“ Tuncer orada mı?... Eşiniz ise eşiniz, bana ne… ver kocanı bakayım… ben sitelerde dün eşyanızı getiren mağazadayım. Vergi kontrol memuru selim.. Kocan nerde?  Kaça aldınız bu eşyaları… Sakın yalan söyleme başına iş açarım haa… tamam bekliyorum..”

Tuncer beyin eşi olan hanımefendi memura beklemesini ve birazdan eşinin orayı arayacağını söyleyip kapatmıştı. Biz müşterimize mahcup olmuş, memurun kabalığından dolayı üzülmüştük. Ama yanlış anlaşılmasın diye özür telefonu açmayı memurun gidişinden sonraya erteledik. Memur bu arada başka evrakları kontrole devam ediyordu. Aradan 2 ya da 3 dakika geçmemişti ki mağazanın önüne önce bir jeep, artından 2 cemse asker geldi. Cemseden askerler inip mağaza girişinde ve içinde konumlandılar. Jeepten inen subay “Selim kim? Diye bağırarak sordu. Vergi memuru kıpkırmızı yüzü ile titrek sesini zorlanarak çıkardı: ”B..Be..Benim…” Memuru alıp götürdüler.

Vergi kontrol memurunun aradığı Tuncer, Genelkurmay Genel Sekreteri Tuncer Kılıç paşa, aşağılayarak ve azarlayarak konuştuğu hanımefendi de Tuncer paşanın eşi idi.

Sonra ne mi oldu? O kontrol memuru Selim’i bir daha görmedik. Duyduğumuza göre on beş gün kadar ağırlamışlar içerde. Sonra da perişan bir halde Mardin’e tayini çıkmış. Öyle duydum. Doğru ya da yalan.. Ama gerçek olan şu ki, bir daha o memuru görmedik. Uzunca bir süre bizim mağazanın bulunduğu caddede başka bir vergi memuru da görmedik. Tuncer Kılıç Paşa ve eşine karşı yapılan kabalık bizi üzmüştü. Fakat esnafı hırsız yerine koyup aşağılayan o memurun düştüğü durum da bi o kadar ibret verici idi...

 

 

Bazen doğru da söylerler...

Arabanın en bozuk tekeri en çok ses çıkarandır...(Benjamin Franklin)

 

Hayata gülümse gitsin…

2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere başbakanı Churchill radyoda konuşma yapmaya gidiyormuş. Radyo evinin kapısına gelince, bindiği taksinin şoförüne sormuş:

-“Beni yarım saat bekleyebilir misin?” karanlıkta müşterisinin yüzünü seçemeyen şoför:

-“Özür dilerim sör, ama başbakanın konuşmasını dinleyeceğim.” 

 

**